Kayıtlar

Kim Olduğunu Biliyorum

Resim
Kara bir gölge gibi takip etti beni ve kim olduğumu bana hep hatırlattı; bir diğer deyişle aslında kim olduğumu unutmama asla izin vermedi. Nasıl mı yaptı bunu? İlk önce hatıralarla. Kimliğimiz bir bina gibi tuğla tuğla örülürken başımıza gelen kayda değer olaylar bizim sonradan hatıra dediğimiz hatırlama anlarına dönüşürler. Ve hatıralar çoğunlukla güzeldir. İlk gerçekleştirdikleri anda olmasa bile zaman üzerlerine güzel bir cila çektiğinde, hatıraların hatırlaması ve daha önemlisi üzerine konuşulması daha kolay gelir. Kelimenin kökenine vurgu yapar biçimde “Hatırlıyor musunuz?” sorusu ile başlayan bir sohbet herkesin aynı yaşadığı ama herkesin yine farklı şekilde hatırlayıp anlattığı bir hatıranın fitilini ateşler. Bu fitil kimilerimizin zihninde hayran hayran izlediğimiz coşkulu bir havai fişek gösterisini ateşlerken kimimizin kimliğine de kale duvarında gedik açan bir top gibi zarar verir. Farz edelim ki bu hatıra sizin bir sarhoşluk anında merdivenden düşmeniz olsun. Sohbeti aça...

Felaketlerin Aniliği

Resim
  Bu yazıda kullanmak üzere görseller aratırken, tuhaf bir durum dikkatimi çekti: felaket diye kafamızda canlandırdığımız durumlar benim “toplumsal yıkım” olarak adlandıracağım manzaralardı sadece. Yıkılmış şehirler, üzerinde ölü balıkların gezdiği kirlenmiş nehirler, artık ne felaketse içinde oynayacak çocukların bile kalmadığı virane parklar… Ben bu görsellerden, bir felaket ancak zarar verdiği kişi sayısı nispetinde tehlikeli sayılır ve umursanır diye anladım. Halbuki bu düşünce yazmak istediğim yazının ana fikri ile çelişiyordu çünkü ben kişisel ve bencil felaketlerden yola çıkmak istiyordum. Aslında büyük ya da küçük, toplumsal ya da bireysel bütün felaketlerin ortak bir özelliği vardır: anilikleri, yani beklenmedik bir anda hatta en olmadık anda hayatımızı ya da hayatlarımızı mahvetmeleridir. Bu kimimiz için birinin kaybı, kimimiz için bir doğal afet, kimimiz için bir ayrılık haberidir ama işin sonu hep felakettir. Felaketleri felaket yapan ise bizi apansız ve hazırlıksız yak...

Köpeğin Rüyası

Resim
  “Köpekler rüya görür mü lan?” “Bilmiyorum ki komutanım. Neden sordunuz?” “Baksana şuna nasıl irkiliyor; göz kapakları da kıpır kıpır.” Temmuz güneşine hiç aldırış etmeden birliğin girişindeki mermer merdivenlere uzanmış yatan tam bir sokak köpeğini gösterdi eli ile komutan; kirli, hasta ve perişan bir köpek… Ve köpek gerçekten rüya görüyordu. *    *    *  …ciğerim ağzımdan çıkarcasına deliler gibi koşuyorum çünkü yemekhanenin dışına bırakılmış içi kemik ve yemek artığı dolu siyah plastik torbayı dişimizle parçaladık ve yakalandık da ondan. Tam koca ödülümüz ayaklarımıza serilmişti ki ne söylediğini pek de anlamadığım bir kadın insan bağırarak ve bize elindeki kepçeyi fırlatarak bizi çöpün başından kovdu. Ah ne güzel bir ziyafet olacaktı! Memleket hasreti ile iştahları kesilmiş askerlerin yarı kemirip bıraktığı yağlı pilava bulanmış tavuk kemikleri insan dişinden kat be kat güçlü dişlerimiz ile iştahla parçalayacaktık. Çam fıstığı ağaçlarının soldurduğu gü...

Ağrı

Resim
  Ben bedenimde bir ağrı ile doğdum. Daha kendini bile bilmeyen bir bebekken  kahrolasıca ağrı bana neler etti bilmiyorum ama onu tüm varlığı ile ilk kez hissettiğim anı daha dün gibi hatırlıyorum. Bir bahar günü okulu ekip de kuzu kulağı toplamaya gittiğimizde tanıştım ilk kez. Gri kumaş pantolonlu paçalarımızı ıslatan yemyeşil tarlalardan geçtik de hiçbirimizin aklına ertesi gün hocadan yiyeceğimiz dayak gelmemişti. Her yer alabildiğine bahar… Yaşımızdan ve halimizden o kadar mutluyduk ve ölümden öyle uzaktık ki Azrail çıksa karşımıza bir gülümseme ile devirecektik. Yahut hiç bunlara gerek kalmadan onu çocuk aklımızla görmezden gelecektik ki çok şükür karşımıza çıkmaya cesaret edemedi. Yalnızca arkadaşlardan biri sakarca ayağını taşa takıp çürük tahta bir köprü ile daha yeni üzerinden geçtiğimiz azgın nehre kendini kaptırayazdı. Hüzünlü bir kuzu meleyişinin çınlattığı dağların arasındaki bol otlu tarlaya ulaştığımızda duygumuz yorgunluk ve mutluluk idi. Bol bol yedik… Ekşili...

Gülüş

Resim
Bir masanın etrafına toplanmışız. Etrafta uzun süredir görmediğimiz arkadaşlarımız... Yeni veya yeniden yapmaya başladığımız şeylerden heyecanla konuşuyoruz. Bu mutlu ortamın hakkını vermek için konularımızı özenle seçiyoruz ki tatsız mevzular açılmasın. Biraz sonra bir garson mekana gelirken mutfağa bıraktığımız pastayı üzerinde yanan mumlar ve maytaplar ile masamıza getirdiğinde herkesin yüzünde bir gülümseme oluşuyor. Ya da bir şaka duyduğunuzda… Mutlu bir haber aldığınızda… Yüzümüzde yine böyle bir gülümseme oluşmaz mı? Oluşur elbette. Ve bunun gibi binlerce durum sayabiliriz yüzümüze bir gülümseme konduracak. Ama bir de sokak vardır. İnsanların her zaman gülümseyerek gezmediği…Ya da akşamları bir bardak çay ya da kahve ile televizyon karşısına oturduğumuzda yüzümüzde illa bir gülümseme olmaz. Peki daha önce hiç gülmedik mi? Neden gülümseyerek gezemeyiz etrafta? Güldük elbet ama o güzel yüz ifadesini sürekli tutmak imkânsızdır açıkçası.  Bizi gülümseten bir andan sonra o gülüş ...